“Sonra renkli camdan mumluklara rastladı. Mumluklar elinde, bir süre olduğu yerde gözleri kapalı kıpırdamadan kaldı. Aldı onları doğruca evlerinin salonunda baş köşedeki ahşap, cam kapaklı büfeye götürdü. Evin en sevdiği köşesine… Kendi köşesine, her şeyin, daima yerli yerinde durduğu köşeye.”
Okuduğu kitabın cümlelerini kahve falından çıkarmak zorunda kalan bir kadın, varlığını ancak denizin ortasında hissedebilen arızalı bir ruh, çağlar öncesinden kalma bir çağrıyla koşmaya başlayan bir adam, salonundaki büfeyi tatmin edilmemiş tutkularıyla doldurup abideleştiren, bunu yaparken de annesine gofret almayı unutan bir hanımefendi… Ceren Ulutunçel ilk öykü kitabında böyle karakterlere çeviriyor sahne ışıklarını. Ziyadesiyle sıradan gözüken karakterlerin fevkalade gündelik görünen hayatlarından, bazen yaşadığımız, bazen teğet geçtiğimiz insanlık hallerinden bir gökkuşağı resmediyor. Yetmezmiş gibi gayet zarif ve nahif bir güneşle bu gökkuşağının tüm renklerini eşitliyor. Seyredilmeye değer bir manzara çıkıyor ortaya.



